Create a free blog, web site, photo album, guestbook, earn money, share things with your friends!
sitemi yeniliyorum !!! dikkat kimse tutmasın !! zaten tutulamazım!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

..

30 Jun 2007

(0)



......................

merhaba sitemize hoş geldiniz iyi vakitler geçirmek dileklerimle

01 Jun 2007

(0)



................

01 Jun 2007

(0)



.

myspace layouts, myspace codes, glitter graphics

29 Apr 2007

(0)



kül kedisi kaçarken

Külkedisi Kaçarken AIDS Ve Külkedisi kaçarken, pabucu ayağından fırladı. Ertesi gün Prens ayağı bu pabuca sığacak genç kızı aramaya koyuldu. Ülkenin tüm kızları, Prens tarafından beğenilmek için, ayaklarını daha ufak hale nasıl getireceklerinin çabasına giriştiler. İşte o gün bu gündür kadınlar, ayaklarını, erkekler tarafından belirlenmiş kalıplara sıkıştırmaya çalışır, böyle yaparak erkeğin ‘Prensi’ olacağını düşler dururlar. Zaman geçtikçe topallamasının, kendini depresif hissetmesinin sebeplerini sürekli kendi eksiklerinde arayarak… Ve Pabuç’un ne denli geçerli olduğunu hiç düşünmeden… Erkekler ise ellerindeki ‘ayakkabıya’ (veya düşlerindeki kalıba) ‘ayağını’ (kendini) sıkıştıracak kadını arar; ‘ayağı sıkışmış’ bir kadının ne denli gerçek, ne kadar huzurlu, mutlu olup, mutlu edebileceğini bile düşünmeden… Ve birlikte yalınayak yaşayabilmenin özgür keyfinden habersizce…

29 Apr 2007

(0)



Süleymaniye Camii’nde Turistlere Namaz Nasıl Anlatıldı

Süleymaniye Camii’nde Turistlere Namaz Nasıl Anlatıldı 1961’lerde Darvinciliğn iyice alevlendirildiği günlerdeydi. Rahmetli Hacı Nazif Çelebi, Süleymaniye Camii’nde bir öğle namazı kıldırmış, turistler de etrafını alarak imam kıyafeti içinde iken kendisine sualler sormuşlardı. Bunlar itirazcı suallerdi. Kimi, insanın maymundan türediğini iddia etmek istiyor, kimi de, ‘Seyrettiğimiz namazınızda niçin ayakta duruyor, eğiliyor, başınızı yere koyuyorsunuz. Bunun ne manası var? Bizim gibi sandalyeye oturun, papazın duasını dinleyin yeter.’ diyordu. Rahmetli Hacı Nazif’in bunlara verdiği cevaplar hiç aklımdan çıkmaz. Ruhunu şad etmek niyetiyle size de arz edeyim seneler sonrasında. Maymuncu turiste dönerek konuşan Çelebi şöyle dedi: – Biz namazımızda önce ayakta, sonra rükuda, sonra da secdede oluyoruz. Bunun bir hikmet ve manası şudur: Ayakta iken ilk insan ilk babamız Âdem’in (elif) ini yazarız. Bunun için (elif) harfi gibi dimdik, upuzun dururuz. Sonra rükûa eğiliriz. Bununla da Âdem’in (dal) ını yazmış oluruz. Geriye (mim) kalır. Onu da yere başımızı koyar (mim) gibi olur, öyle yazarız. Böylece her namazda babamız Âdem’in adını yazar, maymundan geldiğimizi iddia edenleri fiilen tekzip etmiş oluruz. Bunun için maymunculuk bizde tutunamaz. İkincisine gelince: Namazımıza ilk başladığımızda ayakta iken Rabbimizin üzerimizde tecelli eden sayısız nimetlerini düşünür, sonra bu nimetleri verenin huzurunda minnet ve şükranla eğiliriz. Ancak bu eğilmeyi de kâfi bulmayız, sonra kalkıp başımızı yere koyar, başımızla da minnetimizi dile getirmiş oluruz. Başımızı şunun için yere koyarız: Baş, bedenin tümünü de idare eden en yüce varlığımız, en kıymetli organımızdır. Bununla demiş oluruz ki: – Ey Rabbimiz, varlığımızın en kıymetli kısmı başımızdır. İşte huzurunda başımızı dahi yerlere sürüyor, sana olan minnet ve şükrümüzü en kıymetli varlığımızı yerlere koymakla ifade ediyoruz. Şayet başımızdan daha kıymetli bir organımız olsaydı onu da huzurunda iftiharla yerlere serer, minnet ve şükrümüzü onunla da ifade etmek isterdik. Bu açıklamalardan sonra rehber turistin cevabı şöyle oldu: – Tamam tamam. Biraz daha anlatırsan grubumuza burada namaz kıldıracaksın. Bu endişe yersiz değilmiş. Bu sırada turistin biri Çelebi’ye yaklaşıp sordu: – Bundan sonraki namazınız saat kaçta olacak? Anlattığınız manada bir namazı ben de aranıza karışıp kılmak istiyorum. Bana uygun geldi bu anlayış içinde ayakta durmak, eğilmek, başı yerlere koyup yaradana minnettarlığını ifade etmek. Bence de ibadet budur.

29 Apr 2007

(0)



fal ,sihir ,büyü.......(gelecek!!)

Gelecekte neler olacak? Bu yıl başıma neler gelecek? Bunlar gibi onlarca soruyla ilgili olarak, insanların tarihin en eski zamanlarından bu yana birer aldatmaca olmasına rağmen başvurdukları fal ve kehanet yöntemlerinin iç yüzü nedir? Tarihin en eski çağlarından bu yana, insanların gelecekte ne olacağını bilme merakı fal, kehanet gibi batıl arayışları canlı tutmuştur. İnsanların bir kısmı başlarına gelecek tehlikeleri önceden öğrenebilecekleri zannıyla bazen sırf meraklarını giderebilmek, bazen kendilerince önlem alabilmek, bazen de sadece eğlence adı altında fal, kehanet ve astroloji gibi batıl yöntemlere başvurmuşlardır. Kimi insanlar bu batıl yöntemlerin Allah Katında yasaklandığını düşünmeksizin bunları zararsız bir uğraşı olarak görürken, bazıları ise insanların geleceği öğrenme merakından çıkar sağlamaktadırlar. Oysa bu batıl arayışların hepsi asılsızdır. Müminler “Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir.” (Müminun Suresi, 3) ayetinin hükmü gereği bu batıl inançların hiçbirine itibar etmezler. Allah’a ve yarattığı kadere imanı zayıf olan veya bilgi eksikliği bulunan bazı insanların başvurdukları falcılık, tarot kartları, ruhlarla bağlantı kurduğunu iddia ederek gelecekten bilgi alma gibi yöntemlerin birer aldatmaca olduğunun bilincindedirler. Fal Bakmak, Baktırmak Kuran’da Yasaklanmıştır Falcılık, çok eski çağlardan beri çeşitli kültürlerde izine rastlanan bir faaliyettir. Falın geçmişinin milattan önce 4000 yıllarına kadar uzandığını gösteren belgeler, Mısır, Çin, Babil ve Kalde’de falcılık yapıldığını ortaya koymaktadır. En eski falcılık örneklerinin ise Mezopotamya’da bulunduğu tahmin edilmektedir. (Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, 12/135) Oysa Kuran’da eskiden Arapların da başvurduğu bu batıl geleneğe işaret edilerek fal kesin olarak yasaklanmıştır: “Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının; umulur kurtuluşa erersiniz.” (Maide Suresi, 90) Yıldız Falı: Astroloji Günümüzde en yaygın olan fal türlerinden biri yıldız falıdır. Gökyüzündeki yıldızların konumuna göre gelecekten haber verme aldatmacasına dayanan bu falın tarihi Sâbiîlere uzanır. Sâbiîler, göğü oniki burca bölmüş, tapındıkları ve heykellerini diktikleri gezegenlerin durumlarına göre, yeryüzünde meydana gelecek olayları bildireceği iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım hurafeler ortaya atmışlardı. (Elmalılı M.H.Yazır, "Hak Dini Kuran Dili", VII. 5208) Günümüze kadar ulaşan bu sapkın inanç doğrultusunda yıldızların insan üzerinde etkisi bulunduğuna inanmak, gök cisimlerine müstakil bir güç atfedilmesine neden olacağı ve insanları giderek onları ilah edinmeye (Yüce Allah’ı tenzih ederiz) yönelteceği için Kuran ahlakı ile bağdaşmaz. Bazı kişilerin yanlış bir kader anlayışına sahip olmaları, bazılarının da yıldızların geleceğe dair haber verdiğine inanmaları ahir zamanın göstergelerindendir. Peygamberimiz (sav) bir hadisinde bunu şöyle ifade etmiştir: “Ahir zamanda ümmetim hakkında en çok endişe duyduğum: yıldızlara (inanmak), kaderi yalanlamak…” (Ramuz-El Ehadis, 1/1540) Allah’ın emir ve yasakları, hoşnut olduğu ahlak özellikleri Kuran’da apaçık bildirilmişken kuşkusuz bu iddialarının ne denli akılsızca ve samimiyetsiz olduğu ortadadır. Kuran’da büyük bir yanılgı içinde olan bu kişiler şöyle haber verilmiştir: “Biz bunlara sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.” (Zümer Suresi, 3) Gaybı Allah’tan Başkası Bilemez Falcılık bir tür gayb (bilinmeyen) bilgisinden haber verme iddiasıdır. Oysa Kuran’da gaybı Allah'tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği, peygamberlerin dahi, kendilerine izin verilmedikçe gaybdan haber veremeyecekleri açıkça bildirilmektedir. (En’am Suresi, 50) Rabbimiz ancak razı olduğu kullarına gayb bilgilerini vahyedebilir. Bu gerçek Kuran’da şu şekilde haber verilmiştir: “O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz.) Ancak elçileri (peygamberleri) içinde razı olduğu (seçtikleri kimseler) başka. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına izleyici (gözetleyici)ler dizer.” (Cin Suresi, 26-27) Ayetlerde de bildirildiği üzere Allah’ın seçtiği elçiler dışında hiçbir insanın kendi başına çabalaması ya da ruhlarla bağlantı kurmak için uğraşması o kişiyi gaybe dair bir bilgiye ulaştırmaz. İnsanlar tarafından uydurulmuş New Age gibi batıl hareketlere kapılan insanlar çevrelerinde dikkat çekebilmek veya sivrilebilmek için medyumluk, kahinlik gibi özelliklere sahip oldukları yalanının arkasına saklanırlar. Bu yolla insanları kandırmayı, onlardan saygı görebilmeyi, maddi çıkar elde etmeyi umarlar. İnsanların birkaç kağıt parçasına, taşlara, kristal kürelere bakarak geleceği söyleyebilmeleri, Allah'ın dilemesi dışında, mümkün değildir. De ki: ‘‘Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez. Onlar ne zaman dirileceklerinin şuuruna varmıyorlar.’’ (Neml Suresi, 65) Kehanette Bulunmak Kuran’da Yasaklanmıştır Günümüzde sık sık karşılaştığımız, gelecekten veya geçmişten haber verdiğini iddia eden kahinler ve falcıların gaybı bilmeleri mümkün değildir. İman etmeyen cinlerle iş birliği halinde olan bu kişiler, zan ve tahminle yalan söylemektedirler. Kehanet adı verilen bu uydurmalar, Allah inancı zayıf bazı insanlar üzerinde etkili olabilmektedir. Allah’ın belirlediği kader dışında hiçbir şeyin gerçekleşemeyeceğini bilmeyen bu insanlar korku ve endişeye kapılmakta, kendilerince tedbir almak amacıyla akıl ve mantık dışı şeyler yaparak komik duruma düşmekte, böylece şeytanın oyununa gelmektedirler. Daha önce de belirttiğimiz gibi gaybı yalnızca Yüce Allah ve O'nun dilemesiyle ilim verdiği kişiler bilebilirler. Bu nedenle falcılık ile geleceğe ve geçmişe dair bilgiler edinip bunlara göre hareket etmek büyük bir sapkınlıktır. Cinler de Gaybı Bilemezler Bazı insanlar cinlerin gaybı bildiği yönünde yanlış bir inanışa da sahiptir. Ancak gayb konusunda cinler de tıpkı insanlar gibi Allah’ın bildirdiği dışında herhangi bir bilgiye sahip değillerdir. Gaybe dair söyledikleri ise birer zan ve tahminden ibarettir. Çünkü cinler de tıpkı insanlar gibi imtihan için yaratılmış varlıklardır. İçlerinde iman edenleri olduğu gibi, inkar içinde yaşayan cinler de bulunmaktadır. Kuran’da kesin olarak bildirilen önemli bir gerçek ise cinlerin gaybı bilmedikleridir. Cinlerin gayb haberlerine ulaşmaya çalıştıkları ancak başarılı olamadıkları ayetlerde şöyle bildirilir: "Doğrusu biz göğü yokladık; fakat onu güçlü koruyucular ve şihablarla kaplı (doldurulmuş) bulduk. Oysa gerçekte biz, dinlemek için onun oturma yerlerinde otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek olsa, (hemen) kendisini izleyen bir şihab bulur. Doğrusu bilmiyoruz; yeryüzünde olanlara bir kötülük mü istendi, yoksa Rableri kendileri için (doğruya iletici) bir hayır mı diledi?" (Cin Suresi, 8-10) Cinlerin insanlara gaybtan haber vermelerinin mümkün olmadığının açık bir delili ise Sebe Suresi'nin 14. ayetinde haber verildiği üzere cinlerin Hz. Süleyman’ın ölümünden, sonradan haberdar olmalarıdır. Bu gerçek Kuran’da şöyle haber verilmiştir: ”Böylece onun (Süleyman’ın) ölümüne karar verdiğimiz zaman, ölümünü, onlara, asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi. Artık o, yere yıkılıp-düşünce, açıkca ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı bilmiş olsalardı böylesine aşağılanıcı bir azab içinde kalıp-yaşamazlardı.” (Sebe Suresi, 14) Mümin Ancak Allah’tan Yardım Diler Hak dine karşılık binlerce çeşit hurafeye dayalı batıl inanç vardır. Uğurlu günler, uğursuz günler, sayılar, renkler, tarihler, bazı hayvanlar, eşyalar, sözde uğur getiren taşlar, kurutulmuş otlar ve daha sayamayacağımız kadar çok yüzlerce batıl inanç... Bunlar tüm insanlık tarihi boyunca var olmuş ve hak dinden uzaklaşıldığı dönemlerde iyice yaygınlaşmıştır. İnsanların maneviyat ihtiyaçlarını batıl inançlarla doldurmaya çalışan materyalist bir zihniyetin ürünü olan bu tür inanç ve öğretiler, hak dinin yaygınlaştığı yerde yok olmaya mahkumdur. Bu batıl inançlar günümüzde bir kısım medya tarafından da desteklenmektedir. Bunun sebebi, insanların maneviyat ihtiyaçlarının suni olarak karşılanabileceğinin ve din adı altında sunulan batıl geleneklerin din hakkında olumsuz bir kanı oluşturacağının düşünülmesi, bu sayede de insanların Kuran ahlakından büsbütün uzaklaşmasının beklenmesidir. Sonuç: “Hak geldi, batıl yok oldu” İnsan Allah’a kulluk etmek için yaratılmıştır. Allah kimin daha iyi ve güzel davranışlarda bulunacağını, kimin şükredeceğini ve Kendi rızasına uygun yaşayacağını denemek için dünyayı yaratmıştır ve her canlı için bir kader belirlemiştir. Allah’ın belirlediği kader kusursuzdur, onbinlerce kez yaşansa da asla tek bir karesi bile değişmez. Kaderin kusursuzluğuna rağmen gelecekten haber almaya çalışmak ve bu çaba içinde asıl yaratılış amacından uzaklaşmak yalnızca zaman kaybetmektir. Allah’ın insanlar için seçip beğendiği İslam ahlakı akılcıdır, aydınlıktır, insanları akla ve bilime yöneltir. Oysa batıl inançların mantıksızlığı ortadadır. İslam ahlakında yalnızca Allah’ın rızasını kazanmak vardır, ibadetler son derece açıktır, kolaydır. Ancak batıl öğreti ve uygulamalara baktığımızda birbiriyle tutarsız, akıl ve mantıktan uzak yüzlerce farklı uygulamayla karşılaşırız. Unutulmamalıdır ki Kuran ahlakının hakim olduğu bir toplumda batıl yok olmaya mahkumdur. Alemlerin Rabbi olan Allah Kuran’da bu gerçeği şöyle bildirmiştir: “Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur

29 Apr 2007

(7)



Çanakkale'de Sahabe Şuuru

Çanakkale'de Sahabe Şuuru Çanakkale'de Sahabe Şuuru Çanakkale Savaşı hakkında söylenenlere kulak verenler öncelikle şaşırır, ardından neden Çanakkale'yi bu kadar önemsiyorsunuz derler. Nasılsa o da bir cephe. Büyük dünya savaşının sadece bir parçası. Tarih böyle sahnelerle dolu. Hem 1. Dünya savaşının o kadar çok cephesi varken neden Çanakkale? Bu soruya verilecek en güzel cevap yine Çanakkale'yi anlatmaktan geçer. Hem cepheyi hem de cephede yaşananları, cephedeki kahramanlıkları ve kahramanları. Çanakkale Savaşı bir milletin varlık ve yokluk savaşıdır. Çanakkale Savaşı madde ile mananın alabildiğine iç içe girdiği farklı bir zaman dilimidir. Yine Çanakkale Savaşı, vatanı, dini ve namusu için kendinden geçen nice insanımızın sahabe ruhuyla bütünleştiği melekleştiği, ve tarihin çok az şahit olduğu ulvilikte davranışlar sergilediği ilginç bir mekandır. Osmanlı Devleti'nin büyük bir acziyet içine düştüğü ve dünyanın birçok yerinde savaş vermek zorunda kaldığı bu elim cephelerde,düşmana büyük bir kahramanlıkla göğüs gerilirken, İstiklâl Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Mehmetciğin ulvi keyfiyetini çok iyi keşfetmiş ve Çanakkale Şehitleri isimli şiirinde Bedrin Aslanları ile Çanakkale Şehitlerini yan yana getirmiştir. Gerçekten de dikkatli bir gözlemle incelendiğinde cephelerde mücadele veren Mehmetciğin, sahabe şuuruyla kanatlandığı görülecektir. Şimdi hep birlikte bu kahramanlara kulak verelim, aralarında yüzlerce yıl olmasına rağmen bakalım davranışları ve hissiyatları noktasında bir fark görebilecek miyiz ? EBU AKİL GİBİ BİR KAHRAMAN 18 Mart deniz harekatı ile istediklerini elde edemeyen düşman askerleri 25 Nisan kara çıkartmaları ile bu küçücük yarımada da adım adım ilerliyor, toprağın her santimetresini kana ve yasa boğuyorlardı. Vatan, din, namus diyen Mehmetçik ise imkanlarının son damlasına kadar bulunduğu mevkii koruyor ve gerektiğinde canını bile vermekten çekinmiyordu. Nisan'ın sonlarında başlayan bu önü alınmaz düşman sevkıyatı tüm hızıyla sürmekteydi. Güney grup komutanlığımız savunma ve tahkimat emri vermişti. Siperler birbirlerine alabildiğine yaklaşmıştı. Sol kanadımızdan Fransız birlikleri taarruza başlamışlardı. Düşman taarruz öncesinde Türk siperlerini acımasızca dövüyor ardından saldırıya geçiyordu. Fransızlar da öyle yaptılar. Önce sağanak sağanak top gülleleri, havada uçuşan şarapnel parçaları ve ardından düşman saldırısı. Mehmetçik yek vücut karşı koydu bu hayasızca akına. Fransız askerleri püskürtülmüştü. Fransızların ardından bu kez de İngilizler sağ taraftan saldırıya başladılar. Onlarda öncelikle şiddetli bir topçu ateşine tuttular siperleri. 15 Haziran tarihinde büyük bir taarruz harekatına giriştiler. Bu harekatta başarılı da oldular. Sağ kanadımız yarılmış, İngiliz askerleri 2 km kadar içeriye girmişlerdi. Durum bir hayli kritikti. Ya geri çekilecektik ya da her şeyi göze alarak son nefesimize kadar düşmana karşı dayanacaktık. Önemli bir emrin karar aşamasında bakın neler yaşandı ve bu hayati emri kimler, nasıl bir durumda ve neleri göz önüne alarak verdiler. Derviş Paşa'nın oğlu, Kurmay Yüzbaşı Kemal Bey de o günlerde cepheler arasında koşuşturanlardan biriydi. 2. Tümen içinde kah ileri hatlara kadar gidiyor, askerleri ile omuz omuza mücadele veriyor, kah geri hatlarda durumu kontrol ediyordu. Savaşın ölüm kalım anı denilebilecek 21 Haziran gününde, Tümen komutanlığından gelen bir emirle ileri siperlerin durumunu incelemeye yollandı. En uç kısımlarda dolaşıyor, askerlerinin ve siperlerinin durumunu gözlemliyordu. Kurşun yağmur gibi yağmaktaydı. O sırada elinden yaralandı fakat yarasına aldırmayarak işine devam etti. Tam tepelerinde top mermileri patlıyor, kocaman şarapnel parçaları dört bir yana dağılıyordu. İşte ne olduysa o anda oldu ve bir şarapnel parçası Yüzbaşı Kemal Bey'in tam kasığını parçaladı ve geçti. Yara bir hayli ağrıdı. Doktorlar Kemal beyin derhal ameliyat edilmesini istediler. Askerlerinin kollarında ameliyat mahalline götürülürken kendine geldi. - Beni nereye götürüyorsunuz?, diye sordu. - Sargı yerine efendim, dediler. - Beni hemen tümen karargahına götürünüz, diye üsteledi. İtaatsizlik edemezlerdi çünkü emri veren yüzbaşılarıydı. Yüzbaşı Kemal Bey'i derhal Tümen karargahına götürdüler. O sırada karargah çadırında şiddetli bir tartışma yaşanıyordu. Önce Fransızların ardından İngilizlerin taarruzları ile ön siperler perişan bir duruma gelmişti. Hele İngilizlerin 2 km kadar içeriye girmeleri durumu daha da vahim bir hale getirmişti. Yüzbaşı Kemal Bey çadıra getirildiği sedye içerisinde âdeta yaralarının acısını unutmuş, bu şiddetli tartışmanın sonucuna kulak kesilmişti. Derken subaylardan biri ilk hattaki siperlerin boşaltılmasını önerdi. Bu öneri çadırda yankılanır yankılanmaz yaralarından oluk gibi kan akan ve bunun tesiriyle yüzü gözü sararmış ve solmuş olan ve adım adım ölüme yaklaşan Kemal bey dirilir gibi oldu. Başı sedyeden yükseldi ve haykırarak; - Aman geri çekmeyin, sakın cepheyi geriye almayın! diye seslendi. Tartışma devam ediyordu. Az sonra bir başka subay Kerevizdere mevkiinin kritik durumundan bahsederek, askerlerin dayanamayacağından bahsetti ve orası için bir çekilmenin söz konusu olup olamayacağını sordu. Sedyeden yine bir haykırış yükseldi. - Dayanır. Daha sonra yanında bulunan neferlerden birine; - Bir ezan okur musun, dedi. Kemal Beyin bu emri üzerine asker yüksek sesle ezan okumaya başladı. Ezanın her namesinde çadırın içindeki hava daha bir ulvileşiyor, çadırdakilerin gözlerinin kenarlarında damlacıklar birikiyordu. Ezan sesinin en yüksek tınısına çıktığı o demde artık çadırda ağlamayan bir tek göz kalmamıştı. O güzel baş sedyeden bir kez daha yükseldi. Arkadaşlarına döndü ve - Bu nidanın yok olmasını ister misiniz? Ey aziz kardeşlerim, diye sordu. - Hayır elbette hayır, diye cevap verilince; - Öyleyse hazırlanın ve sakın cepheyi geriye çekmeyin, dedi. Karargah çadırında karar verilmişti. Hiçbir siperde geri çekilme harekatına girişilmeyecek, eldeki topraklar son askerimize kadar savunulacaktı. Yüzbaşı Kemal Bey, bu karar sonrasında başını huzur içinde yeniden sedyesine indirdi. Az önce vatan müdafaası ve buraları düşmana kaptırma endişesi ile iri iri açılan gözler şimdi yeniden kapanmıştı. Çevresindeki askerler telaşla sedyeyi sırtlandılar ve sargı yerine doğru yollandılar. Yüzbaşı Kemal Bey çok kan kaybetmişti. Her geçen saniye sanki bu dünyadan biraz daha kopuyordu. Ama bu kopuş bir ayrılık değil, O'nun için En Güzel'e doğru bir seyahatti. Soğanlı Dere'nin üstünden Behramlı köyüne gelmişlerdi. Kemal Bey iyice ağırlaşmıştı. Derken yanındakilere işaret etti. Durdular. İşaretle bir yudum su istedi askerlerinden. Az önce ezan ve vatan sevgisiyle haykıran bu mübarek dudaklardan şimdi son cümleler dökülüyordu; "Ey Rabbim beni Müslüman olarak öldür ve Salih insanların arasına dahil et." Askerlerinin kollarındaki bu mübarek şehit Havuzlar Bölgesine getirildi. Burada 9 tane daha şehit gömülmek için bekliyordu. Yüzbaşı Kemal Bey ve Anadolu'nun dört bir yanından gelen diğer şehitler buraya dualarla defnedildiler. Onlar, yıllardır aradıkları güzeller güzeline toprağın bağrında kavuşmuş olarak akşamlarken, Yüzbaşı Kemal Bey'in ısrarı ile alınan karar çerçevesinde, siperlerini bırakmayan Mehmetçikler, destan üzerine destan yazmaktaydılar. Düşmanın ardı arkası gelmez taarruzu kırılmış ve birlikleri püskürtülmüştü. Türk askeri bir adım bile gerilememişti. İşte Mehmet Akif'e, Bedr'in aslanları ile Çanakkale kahramanlarını kıyaslatan şanlı örneklerden biri. Gelelim İnsan güzeli Yüzbaşı Kemal beyin davranışları ile bizlere hatırlattığı şanlı sahabeye. Bakalım O'nu konuştuktan sonra bu iki insan arasında siz fark görebilecek misiniz? O da bu güzel davaya gönül vermiş olarak Hz. Peygamberin yanında yerini almıştı. Bedir, Uhud, Hendek derken hemen bütün muharebelerde bulunmuş ve hep güzel dini adına ölümü kollamıştı. Ama ne yazık ki aradığı hiçbir yerde maksuduna erememişti. Hz. Peygamberin vefatından sonra da bu adetini sürdürdü. Nerede bir fedakârlık bekleniyorsa O, muhakkak oradaydı. Zaten bir Ensar olarak o ve topluluğu Hz. Peygamberin indinde fedakarlığın simgesi olmamışlar mıydı? Muhacirler aç ve yokluk içindeyken onlara kapılarını açmamışlar mıydı? Hz. Ebu Bekir döneminde yalancı peygambere karşı yapılan seferde de bulunacak, orada da her köşe başında Allah yolunda ölümü arayacaktı. Hz.Ömer'in oğlu Abdullah'ın anlattığına göre, savaşın en çetrefilli bir zamanında O'nu ağır yaralı bir vaziyette çadıra getirmişlerdi. Üzerine bir örtü örtülmüştü. Âdeta ölümü bekleniyordu. O sırada dışarıdan bir nida duyuldu. Bu ses düşmana karşı savaşan birlikleri toplamaya çalışıyor ve Ensara sesleniyordu. - "Ey Ensar topluluğu, Huneyn'de olduğu gibi bir kere daha toplanın." diyordu. Bu sesi duyan Ebu Akil yattığı yerde, örtünün altından hortlar gibi olmuştu. Daha yanındakiler müdahale bile edemeden O, çoktan çadırdan çıkmış ve düşman saflarına dalmıştı. Hz.Abdullah O'nu savaş sonunda buluyor ve diyor ki -" O'nu buldum. Üstü başı yara bere içindeydi. Âdeta kütükteki et gibi doğranmıştı. Yanına yaklaştım hâlâ yaşıyordu. Ama sadece bir soluk kalmıştı. Bir şey söylemek istiyordu. Kulağımı ağzına yaklaştırdım. Son soluklarını kullanarak şöyle dedi. "Kim galip, kim mağlup." İşte onun derdi oydu. Son nefesinde bile kendi durumunu değil, davasının muzafferiyetini düşünüyordu. BEDR'İN ÇANAKKALE'DEKİ AYNASI; HÜSEYİN* Çanakkale Savaşının hangi sayfasını çevirirseniz çevirin karşınızda sahabe misal insanlar görecek ve onların temiz ahlaklarına imrenmekten kendinizi alamayacaksınız. İşte şimdi karşınıza yine böyle pak bir simayı çıkarıyoruz. Yer sargı yeri ve cephede yapacağı tüm kahramanlıkları sergiledikten sonra elinde kalan bir tek canını da vermekten çekinmezcesine kendisini öne atan ve aldığı ağır yaralarla sargı yerine getirilen Hüseyin'imizin yanındayız. Etraf yaralılarla dolu. Vücudundan oluk gibi kan akanlar, kolu bacağı kopmuş bir şekilde sürünenler, inleyenler ve daha neler… Hüseyin'i de onların arasına bırakıyorlar. Sessiz sakin etrafı süzüyor. Durumunun ümitsiz olduğunun o da farkında. Çevrede hastaların etrafında, onlara yardım etmek için çırpınan insanlar var. Ama bazı hastaların durumları o kadar feci ve içler acısı ki ellerinden bir şey gelmiyor. Az sonra yemek dağıtılmaya başlıyor. Yemek dediysek de bu kupkuru bir parça ekmekten başka bir şey değil. Çevredeki tüm yaralılara verdikleri gibi Hüseyin'in yanına da geliyor ve bir parça ekmek uzatıyorlar. Önce alıyor ekmeği. Kim bilir kaç gündür aç. Kaç gündür bu ekmeği hayal etmekte. Hırsla değil, Allah'a büyük bir şükranlık içinde ekmeği ağzına götürüyor. Tam o sırada duruyor. Ekmeği geri çekiyor ağzından ve yanında duran Mehmetçiğe geri veriyor. Ekmeğin geri iade edildiğini gören asker arkadaşları kendisine ekmeği yeme konusunda ısrar ediyorlar. Bunun üzerine onlara, duyulduğunda insanın tüylerini diken diken eden şu sözleri söylüyor: "Kardeşlerim! Bu ekmeği benim yemem doğru değildir. Ben nasıl olsa birazdan işe yaramadan öleceğim. Alın bunu, gavura karşı çarpışacak yiğitlere yedirin de ekmek boşa gitmesin." İşte Çanakkale'den bir ruh tablosu. İşte inanmış bir gönlün fedakarlığı. İşte kainat durdukça türküsünü söyleyeceğimiz yiğitler. Gelin şimdi başka bir tabloya daha bakalım. Ve kıyaslayalım ikisini. Acaba aralarında fark görebilecek miyiz? Şimdi Mehmet Akif'in şiirinden yola çıkarak Çanakkale şehitleri ile kıyaslama yaptığı Bedr'in aslanlarının yanlarına gidelim. Tam Bedir kuyularının civarına. Yıl 623 ve bizler tam Bedir Savaşının ortasındayız. Savaş sona ermek üzere. Mekkeli müşrikler büyük bir yenilgiye uğramışlar. Kimi kaçıyor, kimi esir edilmiş bir durumda. Meydan müşriklerin cesetleriyle dolu. Aralarında çok nadir de olsa sahabelerde var. Onların aralarında dolaşan ve yaralı olanlara yardım etmeye çalışanlarda bir oraya bir buraya koşuşturuyorlar. İşte onlardan bir tanesi vücudundan kan akan bir yaralının o müthiş yangınlığını bilmenin verdiği tecrübe ile eline ibriği almış, su verecek yangın bir sine arıyor. Derken bir cenahtan "su" diye bir yakarış duyuyor. Koşuyor oraya ve tam yaralıya su verecekken bir başka taraftan su diye başka bir inleme duyuluyor. Su vermeye çalıştığı yaralı suyu kabul etmeyerek sesin geldiği diğer tarafı gösteriyor. Suyu getiren kişi çaresiz o yöne gidiyor. Tam ikinci kişiye su verecekken bu kez başka bir taraftan yeni bir su nidası daha duyuluyor. Su vermeye çalıştığı kişi ağzını kilitlemiş diğer yönü gösteriyor. Hemen üçüncü kişiye koşuyor su taşıyan kişi. Fakat bir de bakıyor bu kişi ölmüş. Hemen diğerine koşuyor. Bakıyor ki o da Allah'a kavuşmuş. Bari diyor ilk geldiğim kişiye yetişeyim. Ama nafile ona da yetişemiyor. Elinde su ibriği öylece kala kalıyor. Ve bir destan bu şekilde tablolaşıyor. Asırlarca insanlığın şeref levhalarından biri olarak kalsın ve ona bakanlar kendilerine çeki düzen verebilsinler diye.

29 Apr 2007

(0)



MİLLÎ MÜCADELE'DE İSTANBUL'DAN ANADOLU'YA YAPILAN SİLÂH

MİLLÎ MÜCADELE'DE İSTANBUL'DAN ANADOLU'YA YAPILAN SİLÂH SEVKIYATI Türkler lehine tek bir hükmü bile bulunmayan Mondros Mütârekesi'nin, sadece yedinci ve yirmi dördüncü maddelerinin ortaya koyduğu olumsuz durum, bunun bir ateşkesten çok, bir devleti yıkmak, bir milleti yok ölmek an lamına geldiğinin açık ifadesi idi. Çünkü İtilaf Devletleri yedinci maddeye dayanarak, memleketin herhangi bir yerini kendi güvenliklerini tehdit ede çek durum olduğugerekçesiyle işgal hakkını elde etmişler, Yirmi dördüncü madde ile de, Doğu Anadolu'da bir Ermeni Devleti kurulması için zemin ha zırlamışlardır. Ayrıca Yunanlılar'ı Anadolu'yu işgale teşvik etmişlerdir. Bu bakımdan Osmanlı Devleti, Mondros'ta, şartları daha önceden tespit edilmiş bir mütareke ile karşı karşıya kalmış ve hatta imzalamaya mecbur bırakılmıştır. Büyük devletler, mütareke şartlarını istedikleri şekilde yönlendirdikleri gibi, verdikleri sözü de tutmamışlardır. 1917'de Rusya'da meydana gelen Bolşevik ihtilali, galiplerden birini safdışı bırakmış olarak, Boğazlar ve İstanbul'un statüsü hususunda yeni boyutlar kazandırmıştır. Buna ilaveten İngiltere'nin izlemiş olduğu siyaset Fransız ve İtalyanları rahatsız etmiş, hatta kızdırmıştır. Mondros Mütarekesi'ni imzalamak zorunda bırakılan Osmanlı Hükümeti' nin başı olan sadrâzam Ahmet İzzet Paşa ise, memleketin içinde bulunduğu bu zor şartlar altında bir şeyler yapabilmek için çırpınmaktaydı. Hemen birçoğu talebeleri olan memleketin güzide evlatlarını ülkenin kilit noktalarına yerleştirebilmek için yoğun çaba sarf ediyordu. Nitekim Adana'da bulunan Mustafa Kemal Paşa'yı Harbiye Nezareti emrine almış, Yusuf İzzet Paşa'yı karargâhı Bandırma'da bulunan 14. kolordu kumandanlığına, Cevad (Çobanlı) Paşa'yı Erkân-ı Harbiye-i umûmiye Riyasetine , 3. kolordu kumandanı miralay İsmet Bey'i Harbiye Nezareti müsteşarlığına tâyin etmiştir . 31 Ekim 1918'de de Birinci Kafkas kolordusunu lâğvederek, Kâzım Karabekir Paşa'yı Harbiye Nezareti emrine almıştır . Ancak, Karabekir Paşa İstanbul'a geldiği sırada Ahmet İzzet Paşa Hükümeti istifa etmiş tir. Bilindiği üzere bütün bu kumandanlar Millî Mücadele'de unutulmaz hizmetler vermişlerdir. Mondros Mütarekesi ile ordunun elindeki silahların azaltılması söz konu su olduğu için, İtilaf Devletleri Osmanlı Hükümeti'ne baskı yapmaya başlamışlardı. Zamanın Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Reisi Fevzi (Çakmak) Paşa, General Milne'e 27 Ocak 1919'da gönderdiği bir tahriratta, Türk ordusunun elinde kalmasını teklif ettiği silahların 40801 piyade tüfeği, 756 makineli tüfek, 632 top olarak tespit edilmesini istemişti. Uzun müzakerelerden sonra 29 Mayıs 1919'da tüfek sayısı her ne kadar 50878 olarak tespit edilmişse de, makineli tüfek sayısı 240'a, top sayısı da 256'ya indirilmiştir. Bunun dışında kalan silahların İtilaf Devletleri'ne teslimi istenmiş ve öyle de yapılmıştır . Böylece Millî Mücadeleye girişte, Türk ordusunun savaş güç ve yeteneğinin ne ölçülerde düşürüldüğü hususunda genel bir kanaate varabilmek için, Mart 1919 sonuna değin İtilaf kuvvetlerine teslim edilmiş bulunan silah ve cephanenin dökümüne bir göz atmak gerekir : Teslim edilen top sayısı 533, sürgü kolları dahil teslim edilen tüfek sayı sı 186000, piyade cephanesi 23027713 adet. Elde kalan top sayısı 945, tüfek sayısı 324476, makineli tüfek 987, piyade cephanesi 165927 sandık . Türk ordusuna bırakılan silah ve cephanenin çok büyük bir kısmı İstanbul'da depolanmıştı. Anadolu'da dağınık bulunan birliklerdeki silahlarla ancak 3-4 tümen donatmak mümkündü. Bunların içinde ise, en düzgün ve malzeme bakımından en iyi durumda olanı merkezi Erzurum'da bulunan 15. kolordu idi. Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıktığı sırada, Anadolu'daki diğer birliklerle birlikte genel ordu mevcudu 30 - 35 bin muharip dolayındaydı. Böylesine güçsüzleştirilmiş bir ordu ile uzun sürecek bir İstiklâl Savaşına girişmek mümkün değildir. Türk ordusunun bu büyük mücadeleyi kazanabilmesi için önemli sayıda insan ve cephaneye ihtiyacı vardı. Bunu sağlamak için uygulamaya konulan tedbirlerin en önemlisi, İstanbul'da İtilaf Devletleri'nin elinde bulunan çok büyük miktardaki silah ve malzemeyi Anadolu'ya kaçırmaktı. Ancak işgal altında bulunan bir memleketin yeniden bağımsızlığına kavuşabilmesi, etkin ve yaygın bir istihbarat ağının olmasına, iyi bir teşkilatın kurulmasına bağlıdır. Bu gizli teşkilatların İstanbul'da kurulup, faaliyette bulunmasının sebebi, İtilaf Devletleri kumandanlıklarının, Osmanlı Devlet dairelerinin ve büyük ölçüde silah depolarının İstanbul'da bulunması idi. Toprakları düşman işgaline uğramış her memlekette kurulmuş olan mukavemet teşkilatları her şeyden evvel iyi bir istihbarata muhtaçtır. İstanbul'un bir çok semtinde millî teşkilatlar kurulurken, bu ihtiyaç göz önünde tutularak, değerli ve yetenekli şahsiyetler, işgal kuvvetlerinin içine, bürolarına, üst düzey mevkilerine kadar sızmışlardı. Bu teşkilatların amacı, İtilaf Devletleri'nin içimizde meydana getirmeye çalıştıkları nifakları bertaraf ederek, silah ve cephaneden başka subay kaçırmak, Kuvâ-yı Millîyeyi her su rette desteklemek, bilhassa güvenilir kaynaklardan bilgi toplayarak Ankara' ya ulaştırmaktı. İstanbul'da İtilaf kuvvetlerinin kontrolünde Kuvâ-yı Millîye'nin ihtiyaç duyduğu çok miktarda silah, cephane ve her çeşit malzeme bulunuyordu. Bunun yanısıra Anadolu'da hizmet görebilecek birçok subay da Kuvâ-yı Millîye'ye katılabilmek için fırsat ve imkân arıyordu. Bu bakımdan İstanbul kaynaklarından geniş ölçüde faydalanmak, İstanbul'da çeşitli çevrelerdeki hadiseleri zamanında öğrenmek, millî ordunun ikmalinde, sevk ve idaresinde önemli bir yer tutuyordu. Bu hususlar göz önünde tutularak, Ankara'da T.B.M.M. Hükümeti kurulur kurulmaz Millî Müdafaa Vekaletiyle, Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Reisliği İstanbul'da çok güvenilir subay ve şahsiyetler den gizli bir teşkilat kurmuşlardı. Ayrıca 13 Kasım 1918'de İstanbul'da kurulan "Karakol" cemiyetinin varlığının İngilizler tarafından öğrenilmesi üzerine, "Zabitan Grubu" adı altında yeniden faaliyete geçmiş, Ekim 1921'den itibaren "Yavuz Grubu" adıyla faaliyetine devam etmiştir. Nihayet 23 Eylül 1920'de İstanbul'da gizli olarak kurulan "Hamza Grubu" Ankara'nın tasvip ve emri ile resmen teşekkül etmiş, daha sonraları "Mücahid, Muharip ve Felah Grubu" isimleriyle 26 Ekim 1923'e kadar faaliyetine devam etmiş tir. İstanbul'da gizli olarak kurulan Millî Müdafaa Teşkilatı ise, 3 Mayıs 1921'de Ankara Hükümeti tarafından resmen kabul edilmiş, teşkilatın başına getirilen süvari miralayı ve İstanbul Merkez Kumandanı Esad Bey doğrudan doğruya Ankara Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Riyaseti ile haberleşerek çok kıymetli bilgiler vermiştir . Mondros Mütarekesi'ne göre Teşkilât-ı Mahsusa"nın da lâğvedilmesi gerekiyordu. Fakat sadrâzam müşir Ahmed İzzet Paşa, "Felah Grubu" olarak Millî Mücadelede de büyük hizmetleri görülen bu teşkilatın gizli olarak çalışmasına yardımcı olmuştur. Gerçekten Enver Paşa memleketi terk etmeden önce, "Teşkilât-ı Mahsusa" başkanı miralay Hüsamettin (Ertürk) Bey'e son talimatını vermiş bulunuyordu. Buna göre teşkilât resmen lâğv edilecek, fakat hakikatte çalışmalarına devam edecekti. İtilaf Devletleri'ne karşı böyle olması gerekiyordu. Bu hususta Ahmed İzzed Paşa ile konuşularak mutabık kalındı. Böylece teşkilata lâzım gelen bütün yardım yapılacak, hatta "mesture" den para da verilecekti . Nitekim miralay Hüsamettin Bey, gizli teşkilattakilerle anlaşarak, Teşkilat-ı Mahsusa emrindeki depolarda bulunan silah ve cephaneyi ani baskınlarla boşaltarak Anadolu'ya sevk etmiştir. Bu durumdan Sadrâzam ve Harbiye Nazırı Ahmed İzzet Paşa'nın da haberi vardı. Nitekim, o zamanki Beyoğlu İnzibat Karakol kumandanı yüzbaşı Kalkandelenli Hasan Tahsin Bey, yüzbaşı Razi (Yalçın) Bey'i Beyoğlu inzibat karakoluna tâyin ettirmişti. İngilizler de İstanbul Hükümeti'ne sâdık bir subay sandıkları bu zâta kendi istihbarat teşkilatlarında görev vermişlerdi. Bu çok değerli vatansever, İngilizlerden elde ettiği bilgileri gidip Ahmed İzzet Paşa'nın kardeşi ve o tarihte süvari binicilik mektebi müdürü olan miralay Esad Bey'e haber veriyordu. Esad Bey de bu malûmatları teşkilata bildiriyordu. Miralay Esad Bey ve yardımcısı binbaşı Ferhad Bey, İngilizlerden elde ettikleri bilgileri teşkilata bildirdikleri gibi, Anadolu'ya mülâzım-ı evvel Burhan Bey'i de gizli kurye olarak göndermişlerdi. Aynı zaman da yaverân-ı hazret-i şehriyâriden olan Esad Bey, Ferhat Bey'le birlikte Anadolu'ya teşkilat tarafından tezkiyeleri yapılmış subaylar ile, silah, cephane de kaçırmışlardır. Bu nakliyat için ihtiyaç görülen kara ve deniz vasıtalarım temin etmişler ve Anadolu Hükümeti'nin birer mümessili gibi vazife almışlar, âdeta İstanbul Hükümeti'nin onlara verdiği vazifeyi suistimal etmişlerdir. Son Osmanlı hükümetinde Harbiye Nazırı olan Ziya Paşa'nın yaveri yüzbaşı Kâmil Bey, İstanbul Polis Müdüriyet-i Umûmiyesi şube müdürlerinden Sadi Bey, İstanbul Hükümeti Maliye Nezareti'nde memur Seyfi Bey, Harbiye Nezareti Harekât-ı Harbiye Dairesi reisi mirliva İhsan Paşa, Topçu şubesi müdürü kaymakam Salih Bey, Ömer Lütfi Bey, topçu kaymakamı Eyüp Bey ve daha niceleri Millî Müdafaa teşkilatı içinde idiler. Daha önce zikredilen gruplarla çalışanlardan biri de, o tarihte rütbesi yüzbaşı olan Ne şet Bey'dir. Bu zat aynı zamanda Sultan Vahdeddin'in damadı ve sadrâzamlardan Tevfik Paşa'nın küçük oğlu binbaşı İsmail Hakkı Bey'le birlikte saray dahilinde Erkân-ı Harbiye'de görevli olduğundan, sadrâzam Tevfik Paşa tarafından Ankara'ya kurye olarak gönderilmiş, O da, İsmail Hakkı Bey' den öğrendiklerini muntazaman Ankara'ya bildirmiştir . Hamza Grubu'nun başında olan yüzbaşı Neşet Bey'in görevleri subay tedariki ve Anadolu' ya gönderilmesi, posta işlemleri, padişah ve onunla işbirliği yapanların Anadolu Hükümeti aleyhine gösterdikleri her türlü faaliyetlerin takibi ve yeterli bilgilerin toplanması, önemli casusların yakalanmasıydı. Bu meyanda Neşet Bey'in İsmail Hakkı Bey ile olan yakın münasebetlerinden İngilizlerin malûmatı olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Karakol Cemiyeti'nin varlığı İngilizler tarafından ortaya çıkarılması üzerine "Zâbitan Grubu" adı altında yeniden faaliyete geçmiş, Ekim 1921'den itibaren "Yavuz Grubu" adıyla faaliyetini sürdürmüştür.

29 Apr 2007

(0)



gizli aşıgım ben , yüzüme bakmasanda

Gizli aşığınım ben yüzüme bakmasan da, Sevdi diye gönlümden soracak hesap mı var ? Kaderimde olmasan, fallarda çıkmasan da Bu kadar anlayışsız olmana icap mı var ? Sebepsiz gülüşümü,çekinmeden sözümden, Çiçek koparır gibi hınçla kopar yüzümden!.. Cehenneme de gitsem takip eyle izimden, Atlas gözlerin kadar korkulu azap mı var? Dostluğunu eller mi benden kıskanacaktı? Gidişin ümidimi yarı yolda bıraktı... Sevdanın pınarları coştu, meçhule aktı, Söyle senin kalbinde derin bir girdap mı var? Can atsam da burada ismini haykırmaya, Vermediğin kalbini korkuyorum kırmaya . Merak etsen de beni,başlasan da sormaya, Gizli âşığınım ben

29 Apr 2007

(0)